![]() |
AT ARABASI
İlkokula başladığım yıllardaydı. Evde bir telaş, bir hazırlık... Ne olduğunu anlayamamıştım önce. Sonra annemden öğrendim ki, dedemin bağına üzüm toplamaya gidecekmişiz. Dayım, yengem, dayımın çocukları... Oldukça kalabalığız. Annem "deden araba bulmaya gitti" dediğinde, bir minibüs canlanmıştı gözümün önünde. "Yine arabada midem bulanacak" korkusuyla keyfim kaçmıştı. Annem, "deden geldi, araba hazırmış" deyince, istemeyerek de olsa evden dışarıya çıktım. Kapının önünde minibüs yerine bir at arabası görünce çok şaşırmıştım. Çizgi romanlarda gördüğüm gemi dümenini andıran kocaman tekerlekleri,göz alan canlı renkleriyle, kenarlıklarındaki dağlı, bulutlu, uçan kuşlu manzara resmi karşısında tutulup kalmıştım. Arabaya bağlı atın kişnemesi, yaşadığım şaşkınlıktan sıyrılmamı sağladı. Boynuna asılı yem torbası ile, zaman zaman başını sağa sola sallayan atla göz göze geldik. Ben at arabasını izlerken hayran hayran, bizimkiler eşyaları arabaya doldurmuşlardı bile. Yengem ve çocukları arabanın üzerine serdikleri yer minderlerine yerleşmişler, arabadan düşmemek için kendilerini daha da sağlama almaya çalışıyorlardı. Annem, beni yengemle kendi arasına yerleştirdi. Daha yola çıkmadan, düşmekten korktuğum için, anneme sımsıkı tutunduğumu hatırlıyorum. Dedem de at arabası sürücüsünün yanına oturunca, bağ bozumu yolculuğumuz bir kamçı sesi ile başlamış oldu. Arabanın ani hareketi, füzenin rampadan fırlayışı gibiydi.
Bağ, ilçenin biraz dışındaydı. Ancak, biz ilçeden çıkana kadar, sanki herkes bize bakıyormuş gibi geliyordu. Hem sarsıntının verdiği korkuyla anneme sımsıkı tutunuyor, hem de ilk kez at arabasına binmenin verdiği yabancılıkla, kimseye görünmemek için annemin arkasına gizlenmeye çalışıyordum. Göz ucuyla dayımın çocuklarına baktım, onlar at arabasının parke taşlar üzerinde yarattığı sarsıntıyı eğlenceye çevirmişler, tadını çıkarıyorlardı. Lunaparkta, atlıkarıncadalar sanırsınız. İlçenin dışına çıktığımızda biraz daha rahatlamıştım. Annemin sığınağından kurtulup, atı izlemeye başladım. Ne kadar çok süslemişler atı?
Başını salladıkça yeleleri uçuşuyor, boynundaki sarı kırmızı ponponlar, günümüzün amigo kızlarının yaptığı gösterilerdeki gibi, havada uçuşuyordu. Gözünü kapatan at gözlüğü üzerindeki aynalardan güneşin yansıması, adeta havai fişek kıvılcımları gibi… Atın üzeri, sanki bir festival meydanı. Arabanın sürücüsü, arada bir “deh” diyerek, kamçısını şaklattıkça, kendimi at yarışında gibi hissediyorum. Birilerini geçip, ilk biz varacakmışız gibi bitiş çizgisine.
Büyükler bütün gün üzüm topladı. Onlarca küfe doldu. Biz küçükler de, güneşten korunmak için at arabasının altındaydık. Öğle yemeğimizi orada yedik, öğle uykumuzu bile at arabasının altında uyuduk. Ben de bütün gün, ağaca bağlı atın güzelliğini izledim. Gün batımına doğru eve dönerken, yine hepimiz at arabasının üzerindeydik. Ve on küfe dolusu üzüm. Bizi eve bıraktıktan sonra, dedem birkaç kez daha gitmişti kalan küfeleri getirmek için.
O günden sonra yaylı at arabaları ve faytonlar hep ilgimi çekti. Bir zamanlar ne çok vardı. At arabalarının üzerinde, her ustanın kendine özgü sanatını yansıttığı renk renk boyalar, manzaralar… Yanlarındaki fenerleriyle, saray gibi döşenmiş faytonlar… Tekerlerin parke taşlar üzerinde ilerledikçe çıkardıkları, nal sesleri ile karışan metalik sesler hâlâ kulaklarımda. Günümüzde faytonlardan eser yok artık. At arabaları da yok olmak üzere. Kaç usta kaldı ki günümüzde at arabası üreten? Zaten bağ da kalmadı ki… Meram bağları bile, Meram Villalarına bırakmadı mı yerlerini? Yaylı at arabaları yerine de, ya “pat pat”lar var artık, kalan üç beş bağdan toplanan üzümleri taşımak için, ya da traktörler…
Akşehir’de 60 yıldır, babadan kalma mesleğini sürdürmeye çalışan at arabası üreticisi Süleyman Çekiç usta da farkında bunun. Bu nedenle, o da artık dekoratif amaçlı küçük at arabaları üretiyor. Onlarca küfe üzüm taşıyan at arabaları yerine, üzerine üç saksıyı ancak sığdırabileceğiniz dekoratif, minik yaylı at arabaları… Çocukluğunu, gençliğini, at arabası üreten babasının yanında çekiç sesleriyle yaşamış Süleyman ustanın soyadı da buradan geliyor belki… Ben fotoğraflarını çekmeye çalışırken, Süleyman usta da altmış yılı anlatıyor; ilkokulu bitirdiği gün başlayan at arabalarıyla dolu altmış yılı. El emeği ile ürettiği yüzlerce at arabasını, Akşehir’in ve Konya’nın beyzadelerini taşıyan renkli faytonlarını, at arabası uğruna tezgahta bıraktığı parmaklarını… Atölyesinin her köşesinde, farklı boylarda, renk renk at arabaları, boy boy hazırlanmış, kimi boyalı, kimi boyanmayı bekleyen, gemici dümeni değil de, simit büyüklüğünde minicik tekerler. Para kazanabilmek için ürettiği ve süslü kaffelerde, otantik mekân olsun diye avize olarak kullanılan renkli tekerlekleri anlatıyor. Gözlerinde fayton fenerlerinin ışıltısı hâlâ duruyor. At arabalarının toprak yollarda bıraktığı derin izler gibi derinleşmiş alnındaki çizgiler… Akşehir’de kaybolmaya yüz tutmuş kültürel bir değeri yaşatabilmek için, hâlâ çekiç sallıyor atölyesinde pat patlara inat…
