SANAT, ÖNCE KENDİM İÇİN

    Türk sinemasının unutulmaz isimlerinden Sami Hazinses, yoksulluk içinde geçen ömrünün son röportajlarından birinde, “dünyaya yeniden gelsem, yine sanatçı olarak gelmek isterdim” diyordu. Uzun yıllarını sinemaya verdiği halde, yoksulluk içinde kalmasına rağmen, onu sinemaya, sanata bağlayan etken, sanat tutkusundan başka ne olabilir ki? Yaşantımızın zor dönemlerinde, bizi hayata bağlayan, tutunduğumuz dalın, fotoğraf çekmek olduğunu, birçok fotoğrafçı arkadaşımla, birçok kez paylaştık. İnsanın ruh sağlığı için, sanatla tedavi yönteminin tarih boyunca kullanıldığının örneklerini hep gördük. Edirne’de Sultan II. Beyazıt Külliyesi Sağlık Merkezi, o dönemlerde de insanların sağlığı için sanatın kullanıldığını günümüze taşıyan önemli bir müze. Bugün de insanların profesyonel olarak çalıştıkları meslekleri dışında, iç huzurları için, sanatın herhangi bir dalıyla ilgilendiklerini görüyoruz.

    Lise yıllarında, edebiyat derslerimizde, her yıl en az bir kez, tartışma konusu olarak, “sanat, sanat için midir, sanat toplum için midir?” sorusu seçilirdi. Öğrencilik heyecanı içinde, verilen seçenek üzerine günlerce hazırlanır ve o seçeneği savunmak için en ateşli tartışmalarımızı yaşardık. Üstelik edebiyat öğretmenimizin görevlendirdiği seçenek grubuna göre de, bir yıl “sanat, sanat içindir” tezini savunduysak, bir başka yıl, “sanat, toplum içindir” seçeneğini kabul ettirmeye uğraşırdık. Oysa şimdi anlıyorum ki, o yıllarda gözden kaçan üçüncü bir seçeneği hiç değerlendirmemişiz; “sanat, önce kendim için…”

    Bir heykeltıraş, ortaya koyduğu ürünü, “sıradan” olsa bile, kendi el emeği olması nedeniyle, yakın çevresiyle gururla paylaşmaz mı? Ya da, fabrikada üretilmiş, birbirine birebir benzeyen yüzlerce minik semazen heykeli “biblo” olarak isimlendirilirken, heykeltıraşın elleriyle hazırladığı bir semazen heykeli, aynı zamanda o heykeltıraşın ruhundan kattığı değerler nedeniyle, çok daha özel bir sanat çalışması değil midir? Sanat fotoğrafı ile anı fotoğrafı, ya da vesikalık fotoğraf arasındaki fark da, “sanat fotoğrafı” adına yapılan çalışmada, fotoğrafçının ortaya koyduğu ürüne katmaya çalıştığı “ruh” değil midir? Her hafta, ellerinde yeni çekilmiş fotoğraflarla, heyecan içinde derneklerimize koşan fotoğraf severlerin, o fotoğrafları diğer üyelerle paylaşmaya çalışmaları, kendi iç huzurları için değil midir? Fotoğrafçılıkla uğraşan bizleri, her mevsim koşulunda, “gidin fotoğraf çekin” diye bir zorlayan mı var acaba? Her etkinlikte, işlerimizi bırakıp, bizleri derneklere, sergi salonlarına dolduran güç nedir? Sadece, bunaldığımız dünyamızda, içimizi ferahlatacak bir soluk bulabilmek değil mi? İçimizde ve çevremizdeki güzellikleri dışa vurup, fotoğraf severlerle paylaşarak, ruhumuzun beslenmesini sağlamak değil mi?

    Hepimizin zaman zaman içimizdeki duyguları şiirlere, ya da günlüklere aktardığımız, ama bunu yine kendimize sakladığımız olmuştur. Kimseyle paylaşmadığımız, “sanat” kaygısı duymadan yazdıklarımız, sadece kendi mutluluğumuz içindir.

    Bir tiyatro oyuncusunun, oyuna başlamadan önce, seyirci sayısını kontrol etmesi, parasal getiri kaygısından çok, oyun sonunda alacağı alkış içindir. Sanatçı için, her alkış, topraktaki bir damla sudur, sevinç kaynağı, yaşama nedenidir. Alkışlar oldukça, sanatçı üretir. Üreten sanatçı mutlu olur, sağlıklı olur. Bunun sonucu olarak da, sanatsever, sağlıklı, kültür düzeyi yüksek bireylerin oluşturduğu toplumlar da, huzurlu bir yaşam sürer. Ulu önder Atatürk’ün dediği gibi; “Sanatı olmayan bir milletin, hayat damarlarından biri kopmuş demektir

 

Ana Sayfa
Reha BİLİR
Yazılar
Hakkında
Linkler
İletişim