BENİM BABAM

 "Benim Baba”mı anlatan bir yazı yazmam istendiğinde, onu ilk kez ne zaman tanıdığımı hatırlamaya çalıştım…

 İlkokulun ilk yılı, bir bahar günüydü yanılmıyorsam. Ben, neredeyse boyum kadar büyüklükte bir el süpürgesi ile eczanenin mazotla karartılmış tahtalarla kaplı zeminini süpürmeye çalışırken, babam da elinde eskimeye yüz tutmuş bir bez parçası ile ilaç dolaplarının tozlarını alıyordu. Biz kendimizi temizlik işine kaptırmışken, kravatlı, takım elbiseli, iyi giyimli, elinde bir çanta ile eczaneye giren kişiye, babamın herkese gösterdiği yakınlık ve esprili yaklaşımından daha titiz davranıyor olması, beni de biraz tedirgin etmişti. Babam, bu iyi giyimli kişinin, baba - oğul yapmaya çalıştığımız temizliği hayranlıkla karşılamasına yanıt olarak, başımı okşayıp "çekirdekten yetiştiriyoruz" demişti. Bu iyi giyimli kişinin eczaneyi denetlemek için gelen müfettiş olduğunu çok sonradan öğrendim. Müfettişin eczaneye gelişi ile kurulan bu sıcak dostluk havası sonunda, hep birlikte karpuz yediğimizi hatırlıyorum. Babam kendini resmiyetten kurtarmış, esprileri ile her zamanki sohbet ve neşe havasını yakalamıştı. Babamın o şen kahkahaları yine köprüden duyulurcasına Beyşehir'in ana caddesinde çınlıyordu.

 Hani aile içinde, beş altı yaşında çocuklara büyüyünce hangi mesleği seçeceği sorulur da, yavrucaklar baba mesleğinden başka mesleği henüz o yaşta bilemediği ve kavrayamadığı için, büyük oranda baba mesleğini söylerler; benim için böyle bir soru sorulmadan, müfettişin gelişi ile gelecekte seçeceğim meslek babam tarafından belirlenmişti bile. Doğrusu, ilkokul bitene kadar, ileride hangi mesleği seçeceğimi hiç düşünmemiştim.  Ancak, ilkokul son sınıftayken, eczacılık eğitimi gören ağabeyimi genç yaşında trafik kazasında kaybetmemiz, beni ilk kez bilinçli olarak eczacılık mesleğini seçmem konusunda yönlendirmiş oldu. Eczacı olmalı, ilerleyen yıllarda eczaneyi devir almalı ve babamı yorgun yıllarında dinlendirmeliydim. Ama o yıllarda düşünemediğim ayrıntı, eczanenin temizliğini bile kendi elleriyle yapan, çalışma tutkusu ile dolu babamın, yaşının çok ilerlemesine karşın, çalışma tutkusundan vazgeçmek istemeyeceğiydi. Babamın okuma ve çalışma tutkusunu anlayabilmek için, onun çocukluk yıllarını da iyi bilmek gerekiyor. O değil miydi, ilkokulu bitirdikten sekiz yıl sonra, kendisini okula göndermedi diye, hem de kadı olarak görev yapan, bir hukuk adamı olan babasını mahkemeye vererek okula gitme hakkı kazanan? Üstelik bu cesareti ile sadece kendisine değil, kardeşine, yani Ali Amca'ma da okul yolunu açmış oluyordu.

 Bize anlattığına göre ortaokulu Yalvaç'ta, liseyi Konya'da yatılı okuyup bitirdikten sonra, babam da, baba mesleğini seçip hukuk fakültesinde okumak istemişti. Ne var ki, dedem, kendi hayat deneyimi ile babama nasihatte bulunup doktor olmasını önermiş: "Oğlum, hak hukuk yumruğun altındadır, kim güçlüyse o kazanır. Hak yersin, hak yedirirsin. Olacaksan doktor ol. Toplum içinde nefes alan üç kişi varsa, sana ihtiyacı olur, insan sağlığına faydan olur." demişti. Dedemin bu nasihati üzerine, doktor olmaya karar veren babam İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin yolunu tutmuş; ancak, üniversiteye başlayacağı o yıllarda yaşadığı bir sağlık sorunu sonucu, işitme yeteneğini kaybetmiş olması, doktor olmasını engellemiş. Doktor olamayacağını öğrenmesi hayal kırıklığı yaratmış olsa da, aynı yıllarda çok sevdiği halasının hastalığının tedavisi için Konya'dan gelecek ilacın gecikmesi ve halasını bu nedenle kaybetmesi, onu eczacı olmaya yönlendirmiş. "Eczacı olup Beyşehir'e eczane açacağım, insanlar ilaç temin etmekte sıkıntı yaşamayacaklar" diye düşünmüş.

 Üniversiteyi bitirip, Beyşehir'e ilk eczaneyi açtığında, savaş yıllarının yaşattığı sıkıntılar, onun güçlükler altında ilaç sağlamasını engelleyememiş ve uzun yıllar Beyşehir'de tek eczacı olarak görev yapmış.

 Babamın yaşamındaki ilkler, Beyşehir'in ilk eczacısı olmakla sınırlı değildir. Örneğin, ilaçlar bozulmasın diye sarnıç kuyularda ilaç saklama sıkıntısını aşabilmek için aldığı buzdolabı, Beyşehir'e gelen ilk buzdolabıdır. Teknolojiye ve yeniliklere meraklı olan babam, çamaşır makinesi, ses kaydedici, televizyon, 8 mm film kaydedici ve göstericisi, motosiklet gibi teknolojik ürünleri de Beyşehir'e ilk getirendir.

 Aslına bakarsanız, kendi babasını mahkemeye vererek açtığı okul ve eğitim yolunu sadece kendisi için değil, kendi çocukları ve yeğenleri için de açmıştır. Günümüzde bile Anadolu'da, kız çocuklarını zorunlu eğitimden sonra okula göndermeyi düşünmeyen babalar varken, 1950'li yıllarda ablamı İstanbul'a yatılı okula göndermiş olması, babamın eğitime verdiği önemi ortaya koymaktadır. Ablam önce Çamlıca Kız Lisesi'ni, sonra İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ni bitirip profesör olduysa, çok yıllar önce kazanılan mahkemenin sonucunda bu kariyere ulaşmıştır. Benim eczacı, kardeşimin doktor olması yine yıllar önce babamın, babasına karşı açtığı dava ile kazanılan okuma hakkının sonucudur.

 Babamın, bence önemli olan bir diğer yanı da sanata olan ilgisi ve desteğidir. Henüz 18 yaşımdayken, katıldığım ilk ulusal yarışmaya fotoğrafları teslim edebilmem için Konya'ya gitmemiz gerekiyordu. O yıllarda henüz kargo sistemi olmaması ve posta ile gönderilmesi gerekenlerin gideceği adrese çok uzun zamanda bile ulaşamıyor olması sıkıntılar yaşatıyordu. Yarışmaya katılmak istediğimi öğrenen babam, o gün beni Konya'ya götürüp, fotoğrafları teslim etmemiz gereken adrese kendi elleriyle vermişti. Katıldığım bu ilk yarışmada aldığım ödül, babamı da çok heyecanlandırmış olmalı ki, beni teşvik edebilmek için, o zamanlar benim için ancak hayal olabilecek YASHICA FX2 fotoğraf makinesini Almanya'dan getirtmişti. Sonraki yılarda da fotoğraf sanatındaki çalışmalarıma hep destek oldu. Eğer bugün fotoğraf sanatında belli bir yerim varsa, bunu büyük ölçüde babama borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. İlk kez açtığım "Doğayı Sevmek" isimli sergimde, anı defterime kendine özgü el yazısı ile yazdığı "Sevgili Oğlum, doğa sevgisi sana dedenden mirastır” cümlesi ile hem kendi babasının doğa sevgisini geleceğe taşıyor, hem kendi doğa sevgisini vurguluyor, hem de torunlarına bir miras bırakıyordu.

 Babamın yıllar boyunca bizlere aktarmak istediği sadece doğa sevgisi değil; Cumhuriyet tutkusu, Atatürk sevdası, doğruluk ve dürüstlük ilkelerine bağlılık, ihtiyaç sahiplerine yardım eli uzatma, dinine bağlı olma, insan sevgisi gibi değerler olmuştur. Eğitime olduğu kadar, yabancı dile verdiği önemi de, okul yıllarında öğrenip mükemmel bir şekilde kullandığı Fransızca, Arapça, Farsçanın yanı sıra, elli beş yaşında kendi kendine Almanca öğrenmesi ile ortaya koymuştur. Kim bilir, benim seyahat tutkum, belki de babamın defalarca Avrupa turu yapmasından kaynaklanmaktadır.

 Bugün doksan üç yaşında olan benim babam, hâlâ yaşama sımsıkı bağlıysa, bunu çalışma azmine, sağlıklı beslenmesine, düzenli yaşam alışkanlıklarına borçludur. Elbette sevgili annemin babama gösterdiği büyük sevdanın da bunda çok önemli etkisi vardır. Onların sevdası, her Türk aile ocağına örnek gösterilebilecek bir sevdadır. Altmış yıldır süren kocaman bir sevda öyküsüdür bu.

Hâlâ babamın gözünün içine sevda ışıltıları ile bakan annemin, çocuklarına ve eşine gösterdiği sevgi, ilgi, hoşgörü ciltler dolusu kitap yazılsa, bitmez.

İşte O, benim babam…

 

 

SİTEYE GİRİŞ İÇİN TIKLAYINIZ.

CLICK HERE TO ENTER.